AVRUPA PARLAMENTOSU BAŞKANI SAYIN JOSEP BORREL FONTELLES’İN ZİYARETİ MÜNASEBETİYLE, TEMSİLCİLER MECLİSİ’NİN OLAĞANÜSTÜ TOPLANTISINDA, TEMSİLCİLER MECLİSİ BAŞKANI SAYIN DİMİTRİS HRİSTOFYAS’IN YAPTIĞI KONUŞMA, 04.10.2005

 

 

Sayın Cumhurbaşkanı

Sayın Avrupa Parlamentosu Başkanı

Temsilciler Meclisi’nin Değerli Üyeleri

Hanımefendiler ve Beyefendiler

İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı kazanılan zafer, bir yanda Birleşmiş Milletler Örgütü şeklinde, uluslararası hukukun yönetim ve uygulamasına ilişkin yeni bir sistemi doğururken, öte yanda da başlangıçta altı ülkeden oluşan Avrupa Birliği şeklinde, yurttaşlarının ilerlemesine ve refahına izin veren, çatışmasız bir toplumu güçlendirmeyi hedef alan ve sürekli gelişen ve genişleyen Avrupa ülkelerinin Birliği’nin temellerini attı.

Sayın Avrupa Parlamentosu Başkanı,

Eminim ki, hayatınızın hemen hemen yarısını İspanya’da General Franko’nun rejimi altında geçirmiş biri olarak siz, insan doğasının en kötü duygularının karanlığında, çanlar sizin ve yurttaşlarınız için çaldığı zaman, faşizme karşı zaferin öneminin çok iyi bilincindesiniz. Birlişmiş Milletler Örgütü ve Avrupa Birliği, birçok kazanım için övünebilir, ama durum hepten pembe görünmüyor. Dünya, savaşlar, sosyal adaletsizlik, yoksulluk, hastalıklar ve doğal çevrenin sürekli olarak bozulması gibi felaketlerle yüzyüzedir. İnsanlar, en temel haklarının ihlâli yüzünden acı çekmeyi sürdürüyorlar.

Avrupa Birliği içinde neler meydana geldiğini düşündüğümüz gibi, Avrupa’nın dünya sahnesinde tartışılmaz bir etken olarak oynamakta olduğu rolü de hepimizin düşünmesi gerekmektedir. Yeni Yüzyılın Gelişme Hedefleri üzerine Dünya Konferansı’ndaki Komisyon’un sloganı, “Avrupa’nın umurundadır” idi. Avrupa Parlamentosu, Avrupalı halkların endişelerinin, emellerinin ve farkındalığının sesi olarak, daha da ilgi göstermektedir. Bugün size, buraya hoşgeldiniz demekten özel bir onur duyan ben ve üyesi bulunduğumuz kendi Parlamentomuz, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Temsilciler Meclisi gibi, daha küçük olan devletlerin parlamentoları da dahil, AB’nin ulusal parlamentolarının endişelerini de paylaşmakta olduğunuz konusunda eminim siz de, Sayın Başkan, benimle aynı fikirdesiniz.

Kıbrıs’a olan sizin ziyaretiniz, Avrupa Parlamentosu’nun bir başkanı tarafından yapılan benzeri ziyaretlerin dördüncüsüdür. Ama sizden önce gelenler, o zaman, Birliğe üye olacak bir aday ülkeyi, yani bir üçüncü ülkeyi ziyaret etmekteydiler. Sizin ziyaretiniz, Kıbrıs’ın 1 Mayıs’ta birleşik Avrupa’ya tam olarak katılması ardından yapılan böylesi bir ilk ziyarettir. Sizi, dünyadaki durumla ilgili olarak kötümser bir anımsatma ile karşıladığım doğrudur. Bununla beraber, şuna inanıyorum ki, konuları gerçekten oldukları gibi söylediğimiz sürece, önümüzde duran bu meydan okumalar ve sorunlarla yüzleşmek için daha etkin olarak hareketleneceğiz.

Geçen Nisan ayında Brüksel’deki bir seminerde yaptığınız bir konuşmada, şu coşkulu soruyu sordunuz: “Çoğu ciddi olan birçok sorunun çözümlenmeden kaldığı gerçeğine parmak basılmalı mı?” “Evet, basılmalıdır.” Konuşmanızda, haklı olarak, Avrupa Birliği’nin, temel insan hakları ve bunların savunulması esasına dayanan siyasal bir boyut kazanmış bulunduğu olgusuna da dikkat çekmiştiniz. Avrupa için hedef, dünyada, kendi ekonomik devasalığına eşit, önemli bir siyasal güç olarak bu yetkiyi elde etmede başarmaktır. Ancak bu şekilde, BM örgütünün rolünü ve etkinliğini güçlendirme de dahil, dünyadaki barış ve güvenlik üzerinde ilgili bir etki sağlayarak, uluslararası ilişkilerde bir denge kurulabilir. Ne yazık ki bugün, güçlü uluslar tarafından, dar ulusal çıkarlar peşinde koşma, askeri ve ekonomik güç kullanma yoluyla sürekli olarak altı oyulmakta olan uluslararası hukukun varlığı, yeterli olmamaktadır. Avrupa Parlamentosu’ndakiler ve ulusal parlamentolar olarak biz, işbirliğimizi güçlendirirken, insanı, faaliyetlerimizin odak noktasına yeniden oturtmak ve katıldığımız hükümetlerde ve uluslararası ve AB kurumlarında da aynısını yapmak için ısrar etmek zorundayız.

Böylece biz, gerekli ilgiyi göstermekteyiz ve daha da önemlisi, bunu sözlerle değil, eylemlerimizle yapmaktayız. Ancak bu yolla, yoksulluk, hastalıklar, baskı, adaletsizlik, eşitsizlik, işsizlik, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlüğün başarılı bir şekilde hakkından gelinebilir. Özgürlükleri ihlal etmeden, daha da derin ve geniş bir diyalog ve insan haklarının savunmasında karşılıklı saygı ve anlayış geliştirmek zorundayız. Çeşitliliğin dışlanması ve bölücü duvarların sanal veya gerçek olarak inşası, savunma olarak hizmet veremez veya sorunlara yanıt oluşturamaz.

Sayın Başkan,

Avrupa Birliği, dünyanın bugünkü durumunun geliştirilmesinde tartışılmaz bir rol oynamalıdır ve AB’nin ilke ve değerlerinin bekçisi olarak, Avrupa Parlamentosu’nun katkısı, vazgeçilmezdir. Doğaldır ki bu, Kıbrıs konusunda da geçerlidir.

Ekim 2003’de, Madrid’e yaptığım bir ziyaret sırasında, AB konuları ile ilgili Ortak Komite’nin Başkanı sıfatınızla sizinle karşılaştığım zaman, Kıbrıs sorunu üzerine ayrıntılı bir tartışma yapmıştık ve o zamn siz, Mayıs 2004’den önce bir çözüm bulunması isteğini dile getirmiştiniz. Kıbrıs’ın birleşik bir ülke olarak Avrupa’ya katılabilmesi için, çalışabilir ve yaşayabilir bir çözüm bulmak üzere insanüstü çabalarda bulunduk. Bununla beraber, uygulanan acımasız baskılar ve Kıbrıs Rum toplumunun endişelerinin göze alınmaması, bu konuda uluslararası etkenlere yaptığımız uyarılarımıza rağmen, Kıbrıs’ın AB’ye katılmasından bir hafta önce, 24 Nisan’da referanduma sunulan, tek yanlı ve adil olmayan Plan’ın reddedilmesine yol açtı. Kıbrıslı Rumlar, çok istedikleri bir şey olan, soruna bir çözüm bulunmasını reddetmediler. Onlar, sadece belli bir planı reddettiler. Bizim elde etmeye çalıştığımız, iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyon şeklinde, BM örgütünün ilkeleri ve kararları ve Avrupa Birliği’nin üzerine kurulduğu ilkeler temelinde, adanın ve halkının yeniden birleşmesidir.

Avrupa Birliği, AB ilkelerine saygı duyulduğunu güvence altına alarak, Birleşmiş Milletler çerçevesinde yapılmakta olan çabaları destekleyebilir. Bu, Ankara Anlaşmasına yapılan Ek Protokol’un imzalanması sırasında, Ankara’nın açıklaması ile bağlantılı olarak, 21 Eylül’de Avrupa Birliği ve üye devletlerin Deklarasyonu ile de onaylanmıştır. Buna eklememiz gereken, adil ve kalıcı bir çözümün, bölgedeki barış, istikrar ve uyumlu ilişkilere katkı yapacağıdır. Kıbrıs, bu yolla, AB ile Orta Doğu arasında işbirliği köprüsü olarak, kendi gücünü sonuna kadar kullanacaktır.

Aynı Deklarasyon’da, Türkiye’nin tek taraflı açıklamasının, Ankara’nın Protokol’den kaynaklanan yükümlülükleri ile ilgili hukuki geçerliliği olmadığı belirtilmektedir. Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmemesine yönelik bu girişimi, Kıbrıs’ın çok iyi bildiği bir davranış türüdür. Dolayısıyla, Protokol’ün komşu ülke tarafından uygulanması, Avrupa Birliği için bir meydan okuma niteliğindedir. Türkiye’den, Protokol’ü tam olarak ve ayrım yapmadan uygulamasını bekliyoruz. Yani, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne verdiği taahhütlerden kaynaklanan kriterlerin hepsine uyan bir davranış sergilemesini bekliyoruz. Kendi menfaat ve planlarına göre değişiklik isteyen Aday ülkelerin uğruna Birliğin ilkelerini yozlaştırmak ve aslında yasadışlılığı ve uluslararası hukuku ihlal etmek düşünülemez. Zaten, Avrupa Parlamentosu’nun 28 Eylül’de verdiği açık mesaj buydu.

Birliğin kriterlerine uyan ve ilkelerine saygı göstererek uygulayan demokratik bir Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin bölgedeki barış ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacağı inancı çerçevesinde, Kıbrıs, Türkiye’nin AB yolunda iyi niyet gösterdi.

Maalesef bu ülke, Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgesinde kurduğu yasadışı ve boyunduruğu altındaki rejimin tanınması dahil, istilası ve devam eden işgalinin dolaylı, ya da dolaysız olarak tanınmasına yönelik elinden gelen çabayı harcamaktadır.

Bunun gerçekleştirilmesi için Kıbrıslı Türklere yönelik izolasyonun kaldırması bahanesi kullanılıyor. Biz, Kıbrıslı Türk yurttaşlarımızın yaşam standardının yükselmesine karşı değiliz. Kıbrıslı Türklerin ekonomik sıkıntılarına sebep olan izolasyonun nedeni Kıbrıs Rum tarafı değildir. İşgal ve tek yanlı devlet ilanı sonucu, sıradan Kıbrıslı Türkler, hem Türkiye, hem de kendi siyasi liderliğinin empoze ettiği kararlar yüzünden acı çekiyorlar. Üstelik, bu hareketler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi başta olmak üzere, uluslararası camia tarafından en kesin biçimde kınanmıştır. Kıbrıs Hükümeti, Avrupa Birliği ile de görüşerek, Kıbrıslı Türklere yönelik bir önlemler paketi kabul edip uygulamaktadır. Ayrıca, bir iyi niyet göstererek Birleşmiş Milletler’in ilgili kararlarına uygun, yerleşime kapalı hayalet kente dönüşen Mağusa ve limanının açılmasını önerdi. Ancak, teşekkür borcumuz olan Lüksemburg dönem başkanlığının çabalarına rağmen, Türkiye ve Kıbrıslı Türk liderliği, bu öneriyi reddetmekle, Kıbrıslı Türlerin refahı ile değil, yasadışı sahte devletin statüsünün yükseltilmesi ile ilgilendiklerini ortaya koydu. Aynı biçimde, Mali Yardım ve Doğrudan Ticaret Tüzükleri’nin görüşmeleri çerçevesinde, yapılacak her yardım ve alışverişte, uluslararası hukuka ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğine saygı gösterilmelidir. Yasadışı rejime tanınma sağlayacak, ya da iki ayrı devlet anlayışına zemin kazandırarak herhangi bir hareketten kaçınılmalıdır.

Dolayısıyla Kıbrıslı Türk yurttaşlarımızla temas etmek ve görüşmek istemediğimiz anlamına gelmiyor. İki toplumun yakınlaşması ve yeniden beraber yaşaması için olumlu ortam ve koşulların oluşmasına yönelik çabalar, her fırsatta, partisel, sendikal ve kültürel olmak üzere her düzeyde, hem Kıbrıs’ta, hem de ülke dışında sivil toplum örgütleri arasında düzenlenen görüşmelerle devam etmektedir.

Kıbrıs sorununa zorunlu olarak değinmem, konuşmamın uzun olmasına neden oldu. Ümit ederim ki, üst düzey konuğumuz, konuşmamızın önemli bir bölümünü, her zaman çok acı çekmiş vatanımıza adamaya iten kaygılarımıza anlayış gösterir.

Sayın Cumhurbaşkanı,

Sayın Arkadaşlar,

Sözü seçkin konuğumuza vermeden önce, kimliğiyle ilgili bir-iki söz daha söylememe izin veriniz. Uçak yapımı, matematik ve ekonomi ile ilgili eğitim gören Josep Borrell Fontelles, siyasete yetmişli yılların sonlarında girip yerel, bölgesel, ulusal, Avrupai ve uluslararası olmak üzere halkını bütün düzeylerde temsil etmiştir. On yıl boyunca çeşitli bakanlıklarda bakan olarak hizmet veren ve bakanlıklarıyla ilgili Avrupa Konseylerine katılan Sayın Borell, Avrupa’nın bütünleşmesinin her aşamasına çeşitli parlamento görevlerinde katılmasıyla edindiği derin bilgi ve deneyimi hakkında fazla söze gerek yok. Ancak, Roma Sözleşmesi’nin imzalandığı yılda, okulu terk edip diplomasını almak için, evde okumaya başlayan ve aynı zamanda ailesinin ekmek fabrikasında çalışan on yaşındaki Josep’in aklından, kendisini 25 Üye Devleti ve 732 Milletvekili olan Avrupa Parlamentosu’nun dümenini ele alıp fevkalade önemli bir süreci mayalayacağı elbette geçemezdi.

Sayın Başkan söz sizindir.

 

Fotoğraf   1, 2

 

 

 

     

    

     © Copyright 2000.  Ç ÂïõëÞ ôùí Áíôéðñïóþðùí